Duygusal yetersizlik, çocukluk dönemini geçiren bireyler üzerinde uzun süreli izler bırakabilen önemli bir sorundur. Bu durumu aşan kişiler genellikle çevrelerine her şeyin yolunda gittiği izlenimini verebilirken, içten içe derin boşluklar hissedebilirler. Yaşadıkları unutulmaz anılar ve eğlenceli deneyimlere rağmen, kendi duygularını ifade etme konusunda yaşanan zorluklarla karşılaşan insanlar, dışarıdan toplumsal beklentilere göre yaşamaya çalışırlar.
Bir çocuğun gelişimi için en temel unsurlardan biri olan duygusal destek çoğu zaman göz ardı edilebilir. Ebeveynlerin sıkıntıları ya da evdeki çatışmalar elbette çocukları etkiler; ancak bu durum somut sıkıntılar olmadığında dahi duygularını ifade edememenin getirdiği yalnızlık hissi daha da ağır basabilir. Aile içindeki sert sözel tartışmalar yerine çaresizlik içinde büyüyen kısıtlı iletişim biçimleri, ham duygu ihtiyaçlarının görnmedikçe baskılanmasına neden olmaktadır.
Özellikle ebeveynlerin bu bağlamda gösterdiği kayıtsızlık sorunların temelinde yatıyor. “Ağlama, bunlar çok önemsiz” gibi ifadelerle büyüyen çocuklar zamanla kendilerini hislerini yeterince açıklayamamakla sonuçlanan bir süreç içinde bulur. Net bir şekilde anlatamadıkları durumlar sonucunda kendilerini oldukça savunmasız hissedebilirler.
Bu tür ihmalin mevcut olduğu bireyler yetişkinliklerini adım attıklarında topluma entegre olma mücadelesi verirken kendileri hakkında da ciddi belirsizliklerle yüzleşmek zorunda kalabilirler. Partnerleriyle sağlıklı iletişim kurmakta zorluk çekebilecekleri gibi kendi isteklerini de gizleme eğiliminde olabilirler. Başkalarına yük olma korkusu altında hiçbir durumda yardım dile getiremeyebilmeleri halinde kişisel tatminsizlik neticesinde boğulmayı hissederler.
Duygusal şiddetin etkisinin dışında bulunan bireylerde özgüven eksiklikleri de gözlemlenmektedir. İçsel ihtiyaçlarını fark etmemek sebebiyle sevgi dolu ilişkilerin varlığını sorgulayarak ilerlemeye çalışsalarda onların ruh hali açısından büyük yaralar açılıp kalıcı hasar bıraktığı gerçeği yanı silinen etkilerin uyum sağlamasını açığa vurmamaktadır.
Geçmişte hissettikleri dayanaksızlıktan kaynaklanmış olayları yeniden ele almanın yaratıcılığına yönelik fırsatlar arayasan kişiler terapötik süreçlerden kaçma eğilimindedirler; özellikle kendi hikayelerini açıkça paylaşmaktan çekinir hale gelebilir ve geçmiş travmaları kabul etmekte zorlanabilirler.
Uç noktada tehdit algısının herkesi kapsaması gerektiğini unutmadan gelecek sağlıklı iletişim şanslarını yaratmak adına dikkatlice insan ilişkilerine yönelmeleri zaruri hal almaktadır böylece ruhsal iyilik hallerini çizgi gibi belirleyen zarif denge yeniden inşa edilecektir!
